Wednesday, August 16, 2017

no home for the wind!

bebek yapım bakım onarım adlı blogda yayınlanan bu yazım geldi aklıma. google'de ilk bakışta bulamadım. yoksa silindi mi diye üzüldüm. iyisi mi şuraya kopyala-yapıştır yapayım dedim.mart 2018'de yazının 5. yıl dönümü münasebetiyle yenisini yazıp yayınlayayım. kısmetse.. :)
25 Mart 2013 Pazartesi

Rüzgarın Evi Yok!

Bugünkü misafir yazarım bebek sahibi olduktan sonra İsveç'den Türkiye'ye taşınan fakat ¨tutunamayan¨ arkadaşım Sedef. Türkiye'de çocuk yetiştirmenin zorluklarından ve iki arada bir derede kalmışıktan bahsediyor. İyi okumalar...
Mahmud Derviş, Edward Said için yazdığı vedada şöyle demiş: 

On wind he walks, And in wind he knows himself. 
There's no ceiling for the wind, 
No home for the wind. 
Wind is the compass of the stranger's north. 
He says: I am from there, 
I am from here, But I am neither there nor here. 
I have two names which meet and part. 
I have two languages. 
But I have long forgotten which is the language of my dreams. 

3 yıl önce evlenerek, çok sevdiğim İstanbul'u terkedip, Stockholm adlı kuzeyde bir yere taşındım. İsveç, yaşamak için harika bir yer ve Stockholm de çok güzel bir şehirdi. Ancak evden uzakta olmak çok zor geldi bana. Artık başka bir evim vardı benim. Hatta hem orda hem burda şeklinde 2 evim vardı. Ne kadar da şanslıydım. Diyerek kendimi kandırmaya çok çalıştım ama işin aslı; ordan oraya esen rüzgarın evi yoktu! 

Gittikten 6 ay sonra hamile kaldım. Ada tam 42 hafta anne karnında kaldı. Bebeğimin keyfi yerindeydi. Ebemin söylediği buydu. Hamileliğimi her türlü stresten, yorgunluktan uzak, kitap okuyarak, kafamı dinleyerek, uzun yürüyüşler yaparak geçirmiştim. Bebeğin rahatlığının sebebi de bu herhalde diye düşündüm, mutlu oldum. Doğumdan sonraki ilk aylarsa benim için fiziksel sınırlarımı zorlayan bir dönem oldu. Ada çok ama çok uslu bir bebekti. Görenlerin hayretten ağzı açık kalıyordu. Fakat tek başına bebek bakmak inanılmaz zordu. Kulağa abartılı gelebilir ama dolaptaki yemeği çıkartıp ısıtacak fırsatı bulamadığım, eşim işten gelene kadar tuvaletimi tuttuğum günler oldu. Fakat zorluklarından çok güzellikleri kimseyle paylaşamıyor olmak, Ada'nın bizden başka kimsesiz bir çocuk olarak, tüm sevdiklerimizden uzakta büyüyeceği gerçeği kafama takılıyordu. Gün gelecekti Ada kendini isveççe çok daha iyi ifade edecekti ve ben onu yakalayamadığım bazı detaylarda belki de kaybedecektim. Bu düşünceleri deştikçe yenilerini buldum, buldukça yerimde duramaz oldum.

Bebeğimiz 9 aylıktı, valizlerimizi topladık. Ama evimizi kapatmayıp eşyalı olarak kiraya verdik. Eşimin yarı ücretli kullanabileceği 6 ay bebek izni vardı. 2 ay da yaz tatili izniyle birleştirdik. Benim İstanbul'daki evim duruyordu. Kimsenin kolay kolay sahip olamayacağı pekçok şansa sahiptik yani. Böylece 8 aylığına Türkiye'ye dönüş denemesi yapmaya karar verdik ve soluğu Türkiye'de aldık. Biz anne-baba olarak çalışacaktık, çocuğumuzu da herkes nasıl yapıyorsa o şekilde büyütecektik işte... Sahi, yalnızca 4 ay doğum izni olan, insanların işe gidip gelmek için akıl almaz saatleri yollarda geçirdikleri, mesai saatlerini dizginlemenin mümkün olmadığı bu memlekette insanlar nasıl çocuk büyütüyordu, okul öncesi 0-5 yaş döneminde çocuklar ne yapıyordu?
Yatılı bakıcı tutmak diye bir uygulama vardı. Herkes öyle yapıyor dedi arkadaşlarım. İyi bir kadına rastlamaksa tabii ki büyük bir şanstı. Yani 9 aydır gözümü kırpmadan baktığım bebeğimle kumar oynayacaktım. Herkes böyle yapıyordu çünkü. Ben yapamadım. CV'mi birtek yere dahi gönderemedim. İşe giderken yürüyüş mesafesinde bir kreşe çocuğumu bırakmak, sonra iş çıkışı uğrayıp almak, birlikte eve geri dönmek İstanbul için fantastik bir hayaldi... Bunların gerçek olabileceğini bile bile de aksini yapmaya kalkışmak benim mantık sınırlarımın dışında kaldı.

Türkiye'de okul öncesi dönemde çocuk eğitimiyle ilgili ciddi olarak hiç konuşulmuyor farkında mısınız? Çocuk gelişiminin bu en önemli döneminde çocuklar 4 duvar arasında eş-dost ya da bakıcı, bir takım kadınlarla hapis durumdalar. 5 yaşında okula adım attıkları günün sonrasında tüm çocukluklarını ve gençliklerini geçirecekleri baskıcı, rekabetçi, zorlu eğitim sistemine bu şekilde hazırlanıyorlar. Travma üzerine travma yani... Çocuklu kimle konuşsam paralı okulların çılgın ücretlerinden, kucak dolusu para dökdükleri bu okullardan memnuniyetsizliklerinden bahsediyorlar. Sistem bir taraftan çocukları, diğer tarafta da kendisini beslemekle yükümlü hale getirdiği anne babaları eziyor. Akıl alacak gibi bir düzen değil yani. İstanbul'un altyapı olarak bir çocuk ve çocuklu aile için nasıl imkansızlıklarla dolu olduğuna hiç girmiyorum bile. Eğitim sisteminin kötülüğünün yanısıra, ülkenin sosyal ve politik olarak içinde bulunduğu karanlık tablolarsa dönüş tezimize anti-tez olarak insanlardan en çok duyduğumuz konular.
 
2 ayı Ege kıyılarında ve 6 ayı da İstanbul'da olmak üzere Türkiye'de 8 ayımızı doldurduk. Dönüş kararını vermemizse epey önce oldu. Eren'e bunu ilk söylediğimde benden Bebek Yapım Bakım Onarım için Stockholm'e geri dönüş nedenlerimi anlatan bir yazı yazmamı istedi. Yurt dışında yaşayan tüm arkadaşlarım, tanıdıklar için bir deneydi aslında benim yaşadığım. Kimsenin kolay kolay organize edemeyeceği kadar da kontrollü bir deney. Duygu ve düşüncelerimi merakla bekleyen bu insanlar için de yazıyorum bu satırları.

Gidilen her ülkenin, kurulan her hayatın şartları mutlaka farklıdır. Ama genel olarak gördüğüm yurt dışında buraya kıyasla çok minimal hayatlar yaşadığımız. Yani burda duzeninizi kurduktan sonra da hayat kimi açılardan daha zengin ve daha renkli. Orası kesin. İstediğiniz, özlediğiniz buysa Türkiye'ye geri dönmek elbette mümkün.

Ben gidiyorum çünkü şimdi 17 aylık olan kızım Ada'yı kendim büyütmek istiyorum. Anne olmuş bir kadın olarak kendi hayatıma da insani şartlarda devam etmek istiyorum. Çocuğumuzun eğitimi, yarını, geleceğimiz için endişelenmeden doya doya ve birlikte günlerimizi geçirebilelim istiyorum. Boş zamanlarımızda değil de dilediğimiz gibi anne ve baba olabilelim istiyorum. Ada huzurlu ve mutlu büyüsün, çeşitli baskılara maruz kalmasın istiyorum. İşte hepsi bu! 

Son olarak, bütün kalbimle diliyorum ki, evden uzaktaki herkesin, bir gün geri dönüş için yolu açık olsun! 

Sedef Kürüm Kömürcü 
Şubat 2013, İstanbul

https://bebekyapimbakimonarim.blogspot.se/2013/03/ruzgarn-evi-yok.html

Thursday, January 26, 2017

zeytinli ekmek



süper kolay bir tarif. çok güzel oluyor. yalnız sonuçta 8 adet küçük ekmekçik oluyor. bence tarif iki katı malzeme ile yapılabilir. gerçi bu da hiç kalmadı, bayatlamadı, iyi oldu.

malzemeler:

250 gr un
1 tatlı kaşığı tuz
1/2 tatlı kaşığı şeker
1 tatlı kaşığı kuru maya
150 ml ılık su
1 yemek kaşığı zeytinyağ (hamur için, ek olarak üzerine de sürülecek)
10 adet zeytin (daha az ya da çok da koyulabilir)
taze biberiye (ben kuru koydum)

yukardaki tüm kuru malzemeyi karıştırıp sonra sıvıları ve zeytini ekliyoruz. yoğurarak yumuşak bir hamur elde ediyoruz. üzerini kapatıp 1-2 saat bekletiyoruz.

ben 2 saatten fazla beklettim. son yarım saatte kalorifer peteğinin yanına koydum hamuru. kabarmasına faydası oldu. hamuru mayalanması için ılık yerde bekletmek çok etkili oluyor.

sonra hamuru 8 parçaya bölüp, yuvarlayıp yağlı kağıt serdiğim fırın tepsisine dizdim. üzerlerine zeytinyağ sürdüm.

220 derece ısınmış fırında 20 dakika kadar piştiler. bu iş fırından fırına farkediyor tabii. ekmeklerin üzeri kızarmışsa pişmiş demektir.

mis gibi zeytinli ekmekler hazır oluyor :)

Tuesday, November 1, 2016

crustless spinach quiche



valla adı böyle. ama bana sorarsanız artistik bir ıspanaklı omlet bu. çok hafif ve güzel oluyor.

1 orta boy soğan
200-300 gr ıspanak
6 yumurta
1 büyük bardak kaşar rendesi
1 büyük bardak ufalanmış beyaz peynir
tuz, karabiber
zeytinyağ

yemeklik doğranmış soğan ve ıspanağı bol zeytinyağında kavuruyoruz.

bir kapta yumurtaları telle çırpıp içine tuz, karabiber ve peynirleri katıyoruz. sonra soğanlı ıspanağı da koyup kaşıkla iyice karıştırıyoruz.

cam bir fırın kabına bu karışımı döküp 180 derecede yarım saat kırk dakika kadar pişiriyoruz.

üzeri börek gibi kızarıyor, çok güzel şişiyor da. fırından çıkınca sönüyor biraz gerçi.

aynı tarifi silikon muffin kaplarına dökerek tane tane de yapabilirsiniz.

yumurta seven çocuklar bunu da çok sever. kızarmış ekmekle çok afiyet olur :)

Thursday, August 18, 2016

üzümlü ekmek



erzak dolabını düzenleyince bir kavanozda kuru üzüm buldum. ne yapsam diye bakınınca da ekmek makinası kitabında üzümlü ekmek tarifi buldum.

sütlü, bol tereyağlı, kekten hallice birşey oldu :)

malzemeleri aşağıdaki sırayla makinanın haznesine koyuyoruz.

3 çorba kaşığı süt
5 yumurta
210 gr tereyağ (oda sıcaklığındaki yağı bıçakla parçalara ayırıp koyuyoruz)
2 çay kaşığı tuz
6 çorba kaşığı toz şeker
530 gr un
2.5 çay kaşığı kuru maya

1000gr ekmek ayarında ve 4 numaralı programda (3 saat 50 dakikalık) yoğruluyor, mayalanıyor ve pişiyor.

program başladıktan 15-20 dakika sonra makina bipbip yapınca, tarif 140 gr diyor ama ben daha az koydum, daha çok da koyabilirsiniz tabii, kuru üzümleri de hamurun üzerine boşaltıyorsunuz.

ilk günden sonra buzdolabında muhafaza ederseniz günlerce kesip kesip yiyebileceğiniz koca bir üzümlü ekmeğiniz oluyor.

epeydir ekmek makinalı tarif koymamıştım. benim makina tefal bu arada. belirtmekte fayda olabilir.

Wednesday, June 22, 2016

ıspanaklı bulgur pilavı




bulgur pilavına bayılıyorum. değişik bir çeşidini bulunca çok sevindim. ne zamandır deniyim şunu diyordum. sonuç da harika oldu. ıspanaklı bulgur mu, diye burun kıvıran ev halkı da bayıla bayıla yedi :)

250-300 gr ıspanak
2-3 soğan
6 diş sarımsak
2 su bardağı pilavlık bulgur
2 çorba kaşığı biber salçası
1 çorba kaşığı domates salçası
1 çay bardağı zeytinyağ
4 su bardağı su
tuz, karabiber, kırmızı biber

ıspanakların hem yapraklarını hem de saplarını kullanabiliriz. burda paket içinde sadece yapraklar satılıyor. yani sadece yapraklarla yaptım ben. ama tarifte hepsini kullanabilirsiniz diyordu.

ıspanakları, soğan ve sarımsağı ince ince doğruyoruz.

tencereye aldığımız sebzelerin üzerine bulgur, salça, zeytinyağ ve tuzu da ekleyip tahta bir kaşıkla iyice karıştırıyoruz.

sonra üzerine suyunu ekleyip kısık ateşte üzeri kapalı bir şekilde pişiriyoruz.

arada kapağı açıp yemeği karıştırabiliriz. bulgurlar yumuşamadan suyu biterse bir çay bardağı sıcak su ekleyebilirsiniz.

bulgurlar yumuşadı ve tüm suyunu çektiyse altını kapatıp 10-15 dakika demlenmeye bırakıyoruz.

servis yaparken üzerine karabiber ekiyoruz. acı severler yemeği pişirme aşamasında kırmızı biber de ekleyebilirler. kullandığım biber salçası hafif acıydı, bu yüzden bir de acı biber koymadım.

yanında tuzlu ayran olmazsa olmazı bu yemeğin. çok, çok, çok afiyet oluyor sonra :)

bu pilavı ıspanak yerine pazı hatta asma yaprağı ile yapmak mümkün.

tarif canım arkadaşım arzu aygen'in "sevgili mutfak" kitabından. bu kitabı her açışımda içinde daha önce görmediğim birşeye rastlıyorum sanki. halbuki kitabın okumalarını yapan ve sağolsun, arzu'nun editör diye adlandırdığı kişilerden biriyim.

şu linkten kitaba ulaşabilirsiniz:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/sevgili-mutfak-amp-saglik-gelenek-dogallik-kolaylik-ve-lezzet-bir-arada/341600.html&manufacturer_id=33725


Thursday, June 16, 2016

pide

ekmek fırınlarında satılan değil de pastanelerden aldığımız pidelerden bu. gurbet ellerde hiç yoktan iyidir :)

3 cup un (525 gr)
1 yumurta
1 yemek kaşığı kuru maya
2 yemek kaşığı toz şeker
1 yemek kaşığı tuz
1/2 cup ılık süt (100 ml)
1 cup ılık su (200 ml)
1 yemek kaşığı zeytinyağ
susam ve çörek otu

un, maya, şeker ve tuzu br kabın içerisinde karıştırıyoruz. ortasına bir çukur açıyoruz.

yumurtanın beyazını ve sarısını ayırıp beyazını ve ılık sütü de ortaya döküyoruz. yanlardan yavaş yavaş unu ortaya alıp elimizle karıştırıyoruz. suyu çok yavaş yavaş ekliyoruz çünkü tümünü kullanmıyoruz. 1 cup suyun dörtte birini ancak kullanmışımdır.

hamuru yoğuruyoruz. elimize yapışmayacak ama oldukça da yumuşak bir hamur oluyor. son olarak zeytinyağı da ekleyip gene yoğuruyoruz.

sonra üzerine bir örtü örtüp evin sıcak bir köşesinde en az 1 saat bekliyor. ne kadar çok beklerse hamur o kadar çok kabarır. vaktiniz varsa hamuru erken yoğurup 3-5 saat bekletebilirsiniz.

sonra hamuru elinizde biraz daha yoğuruyorsunuz. sadece pof kabarıklığı gidiyor. çok fazla yoğurmaya gerek yok. elimizle şekil de veriyoruz.

yapışmaz kağıt serdiğimiz fırın tepsisine pideyi yerleştiriyoruz.

üzerine ayırdığımız yumurta sarısını sürüp susam ve çörek otu serpiştiriyoruz.

190 derece fırında üzeri kızarıncaya kadar pişiyor.





Monday, May 30, 2016

tango with lions

I wanna meet a friend In a bar tonight The evening is long So long I hardly move A can in my hand A picture in my mind A voice I need to hear, A laugh I need to show We're lonely, babe In a boat, again I need to see a friend tonight Or see the people in a bar I wish they could not see me at all How I wish I could describe their pain Or my pain The mystic light, the choir of smoke The smell of wood, the pose, the joke The dirty little world inside That needs to come out Needs to come out I wanna meet a friend In a bar tonight The evening is long If only I had that strength To see those people, All so lonely as me All so lonely All so lonely as me