Friday, February 1, 2019
sadece ekmek
yoğrulmayan ekmek bu tarifin adi. super, super kolay ve cok güzel bir tarif.
malzemeler soyle:
3 cup un
1/2 cay kasigi kuru (instant)maya
1/2 cay kasigi tuz
1.5 cup sicak su
bir kabin içerisinde un, maya ve tuzu karistiyoruz. sonra sicak suyu ekliyoruz. su kaynar olmayacak ama ilik sudan hallice sicak olacak. elimizi sürmek yok, kasikla soyle bir karistiriyoruz.
ele yapisan kivamda bir hamur olacak. bu yüzden olcunun üzerine bir-iki parmak daha su eklediğim oldu.
sonra kabin üzerine naylon folyo kapatip hamuru dinlendiriyoruz. tarif 3-4 saat diyor ama ilk seferde ben hamuru unuttum, saatler sonra baktim hala pek mayalanmamis. saat de cok gec olmuş. en iyisi sabaha pişireyim ben bunu diye dusunup hamuru oylece birakip yattim. 12-13 saat sonra üzerini hafif unladigim buyuk boy bir servis tabagina aktardım ve üzerine de un serpip hamuru sadece disi unlanacak sekilde alt-ust cevirdim biraz.
içine firin kagidi yerlestirdiğim borcamin içine hamuru koyup kapagini kapattım ve bu sekilde yarim saat daha beklettim.
230 derece isinmis firinda kapagi kapali bir sekilde 30 dakika pişiriyoruz. ekmek kabarip pembeleşmiş oluyor bu sure sonunda. sonra borcamin kapagini kaldirip 10-15 dakika daha uzeri acik bir sekilde pişiriyoruz. ekmegin uzeri kizardiginda fırından cikartiyoruz.
sonra firin kagidi ile borcam'dan cikartip bir havlu üzerinde sogumasini bekledim. tarifin yorumlarinda birisi ekmek iyice soğumadan kesilmemeli cunku ici kendi kendine pişmeye devam ediyor dedi. demek sicak ekmegin icinin hamur olmasinin da sebebi buymus :)
gece yatmadan 3-5 dakikada hamuru hazirlar yatar, sabah da kalkar kalkmaz ikinci asamayi yaparsaniz sabah kahvaltısına sicacik, citir citir ekmeğiniz hazir oluyor.
asagiya orjinal tarifin linkini de koyuyorum sevgili izleyiciler...
https://www.jennycancook.com/recipes/faster-no-knead-bread/
Monday, October 22, 2018
asure / noah's pudding
asure yapmanin mutlulukla kesinlikle bir ilgisi var sevgili izleyiciler :)
haftalardır sehrin cesitli koselerinden asure malzemesi toparlıyordum. asurelik buğday ve nar her an her markette bulunabilecek seyler değil tabii gurbet ellerde. sonunda hersey tamam oldu ve cumartesi gecesi bugdayi islatip yattim. pazar gunu bugdayi ocağa koydum ve diger malzemeleri mutfak tezgahina cikartmaya basladim. tariflerde yazdigi gibi her malzemeyi ayri ayri haşlıyorsunuz falanlar bu devirde yalan olmuş vaziyette. aşure yapmak cok zor değil aslinda modern zamanlarda. cunku hepsi haslanmis sekilde kutularda mevcut. fasulye, nohut... nohut? ve birden farkediyorum ki bir önceki hafta nohut yemeği yapip evdeki tum nohutu kullanmisim. tarifi asagiya nohutlu sekilde yazacagim ama aslinda bizim asure sadece fasulye ile yapildi. neyse ki fasulyemiz karisik fasulye idi ve kutuda 3 farkli renk fasulye vardi.
ben ne yaptıysam onu anlatacagim. mesela oldum olasi asurede kuru uzum sevmem. uzumleri kasenin dibinde birakir sonra anneme yedirirdim çocukken. buyuyunce de gene onlari en sona birakip tek kasikta yedim. kendi asureme uzum koymadım. daha cok sevdiğim kayisi ve incir gibi seyleri cokca koydum. zaten asure nasil yaparsaniz oyle olabilen bir tatli imis. dun aksamki tecrubem de bana bunu ogretti.
sedef'in asuresinin tarifi:
1/2 kg aşurelik buğday
300 gr haslanmis nohut
300 gr haslanmis fasulye
1 dolu çorba kasigi nişasta
1,5 cup toz seker
4-5 adet karanfil
1 tatli kasigi vanilya
kuru incir, kuru kayisi
uzeri için ceviz ve nar
her yerde geceden bugdayi islatin yazıyor ve ben de oyle yaptım ama bugday cok zor pisen birsey değil. bikac saat islatip ise koyulsaniz da olur bence.
bugdayin suyunu suzup buyukce bir tencereye aldim. uzerine bir iki kez su alip doktum, biraz yikadim yani bugdayi. sonra bugdayin 3-4 parmak ustune cikacak kadar su ile hasladim bugdaylari. bugdaylar iyice acilacak. gene soguk sudan gecirdigim haslanmis fasulyeleri ekledim sonra.
bugdaylar piserken kayisi ve incirleri dogradim.
nisastayi yarim bardak soguk suyun icinde erittim ve tencereye ekledim. vanilyayi ekledim. sonra sekeri. bu arada hafif hafif karistiriyoruz surekli. nisastanin pistigine kanaat getirince kuru meyveleri ve karanfili ekledim.
seker miktari için tadina bakabilirsiniz. su miktari ise cok onemli bir konu. asurenizin hazir olduğuna karar verip altini kapatacaginiz zaman asure kati kivamda olmamali. tipki yayla corba gibi bugdaylar durduğu yerde su cekmeye devam ediyor. bu yuzden hafif sulu vaziyette bitirmekte fayda var bence. sulandırmak icin icine kaynar su ekleyip bi tasim kaynamasini bekliyoruz. en son su eklerseniz sekerine de bakmak lazim gene.
biraz soguyunca kaselere, bardaklara alabilirsiniz. uzerini bicakla parcaladigim ceviz parcalari ve narla susledim.
harika bir asure oldu :)
Friday, October 12, 2018
lahmacun
dag daga kavuşmaz. turk insani lahmacuna kavuşur :)
olur mu olmaz mi demedim. yaptım ve cok güzel oldu. cok da basit. yarim kilo kiymadan 15 lahmacun cikti.
hamuru da yapılabilir ama ozellikle bu sekilde denemek istemiştim zaten. yurt disinda taco ekmeği olarak satilan ve cesitli versiyonlari olan lavas ekmekle yapıyoruz bu lahmacunu.
ici için:
1/2 kg kiyma
1 buyuk soğan
2-3 dis sarimsak
1 kasik biber ve 1 kasik da domates salcasi
2-3 orta boy olgun domates
tuz, karabiber, kirmizi biber, kimyon
1/2 cay bardagi zeytinyag
1 cay bardagi su
soğan, sarimsak ve domatesi mutfak robotundan geçiriyoruz.
sonra tum malzemeyi iyice karistiriyoruz. ince kiyilmis maydanoz da cok yakisir tabii. evde yoktu, ben baharat gibi kurutulmuş maydanoz koydum. ayrica cesitli tariflerde ince kiyilmis biber de var.
sonra lavaslari tepsiye dizip yumurta fircasi ile üstlerini su ile bir guzel islattim. oldukça ince kiyma harci koydum.
170 derece firinda pistiler.
lavaslarin kenarlari kitir kitir oluyor. cig hamurdan daha hizli kavruluyorlar tabii. onun disinda gayet basarili bir tarif.
bir de hazir pizza hamuru ile denemek lazim. sonra bir de hamurunu yapmak lazim :)
olur mu olmaz mi demedim. yaptım ve cok güzel oldu. cok da basit. yarim kilo kiymadan 15 lahmacun cikti.
hamuru da yapılabilir ama ozellikle bu sekilde denemek istemiştim zaten. yurt disinda taco ekmeği olarak satilan ve cesitli versiyonlari olan lavas ekmekle yapıyoruz bu lahmacunu.
ici için:
1/2 kg kiyma
1 buyuk soğan
2-3 dis sarimsak
1 kasik biber ve 1 kasik da domates salcasi
2-3 orta boy olgun domates
tuz, karabiber, kirmizi biber, kimyon
1/2 cay bardagi zeytinyag
1 cay bardagi su
soğan, sarimsak ve domatesi mutfak robotundan geçiriyoruz.
sonra tum malzemeyi iyice karistiriyoruz. ince kiyilmis maydanoz da cok yakisir tabii. evde yoktu, ben baharat gibi kurutulmuş maydanoz koydum. ayrica cesitli tariflerde ince kiyilmis biber de var.
sonra lavaslari tepsiye dizip yumurta fircasi ile üstlerini su ile bir guzel islattim. oldukça ince kiyma harci koydum.
170 derece firinda pistiler.
lavaslarin kenarlari kitir kitir oluyor. cig hamurdan daha hizli kavruluyorlar tabii. onun disinda gayet basarili bir tarif.
bir de hazir pizza hamuru ile denemek lazim. sonra bir de hamurunu yapmak lazim :)
Wednesday, August 16, 2017
no home for the wind!
bebek yapım bakım onarım adlı blogda yayınlanan bu yazım geldi aklıma. google'de ilk bakışta bulamadım. yoksa silindi mi diye üzüldüm. iyisi mi şuraya kopyala-yapıştır yapayım dedim.mart 2018'de yazının 5. yıl dönümü münasebetiyle yenisini yazıp yayınlayayım. kısmetse.. :)
25 Mart 2013 Pazartesi
Rüzgarın Evi Yok!
Bugünkü misafir yazarım bebek sahibi olduktan sonra İsveç'den Türkiye'ye taşınan fakat ¨tutunamayan¨ arkadaşım Sedef. Türkiye'de çocuk yetiştirmenin zorluklarından ve iki arada bir derede kalmışıktan bahsediyor. İyi okumalar...
Mahmud Derviş, Edward Said için yazdığı vedada şöyle demiş:
On wind he walks, And in wind he knows himself.
There's no ceiling for the wind,
No home for the wind.
Wind is the compass of the stranger's north.
He says: I am from there,
I am from here, But I am neither there nor here.
I have two names which meet and part.
I have two languages.
But I have long forgotten which is the language of my dreams.
3 yıl önce evlenerek, çok sevdiğim İstanbul'u terkedip, Stockholm adlı kuzeyde bir yere taşındım. İsveç, yaşamak için harika bir yer ve Stockholm de çok güzel bir şehirdi. Ancak evden uzakta olmak çok zor geldi bana. Artık başka bir evim vardı benim. Hatta hem orda hem burda şeklinde 2 evim vardı. Ne kadar da şanslıydım. Diyerek kendimi kandırmaya çok çalıştım ama işin aslı; ordan oraya esen rüzgarın evi yoktu!

Gittikten 6 ay sonra hamile kaldım. Ada tam 42 hafta anne karnında kaldı. Bebeğimin keyfi yerindeydi. Ebemin söylediği buydu. Hamileliğimi her türlü stresten, yorgunluktan uzak, kitap okuyarak, kafamı dinleyerek, uzun yürüyüşler yaparak geçirmiştim. Bebeğin rahatlığının sebebi de bu herhalde diye düşündüm, mutlu oldum. Doğumdan sonraki ilk aylarsa benim için fiziksel sınırlarımı zorlayan bir dönem oldu. Ada çok ama çok uslu bir bebekti. Görenlerin hayretten ağzı açık kalıyordu. Fakat tek başına bebek bakmak inanılmaz zordu. Kulağa abartılı gelebilir ama dolaptaki yemeği çıkartıp ısıtacak fırsatı bulamadığım, eşim işten gelene kadar tuvaletimi tuttuğum günler oldu. Fakat zorluklarından çok güzellikleri kimseyle paylaşamıyor olmak, Ada'nın bizden başka kimsesiz bir çocuk olarak, tüm sevdiklerimizden uzakta büyüyeceği gerçeği kafama takılıyordu. Gün gelecekti Ada kendini isveççe çok daha iyi ifade edecekti ve ben onu yakalayamadığım bazı detaylarda belki de kaybedecektim. Bu düşünceleri deştikçe yenilerini buldum, buldukça yerimde duramaz oldum.
Bebeğimiz 9 aylıktı, valizlerimizi topladık. Ama evimizi kapatmayıp eşyalı olarak kiraya verdik. Eşimin yarı ücretli kullanabileceği 6 ay bebek izni vardı. 2 ay da yaz tatili izniyle birleştirdik. Benim İstanbul'daki evim duruyordu. Kimsenin kolay kolay sahip olamayacağı pekçok şansa sahiptik yani. Böylece 8 aylığına Türkiye'ye dönüş denemesi yapmaya karar verdik ve soluğu Türkiye'de aldık. Biz anne-baba olarak çalışacaktık, çocuğumuzu da herkes nasıl yapıyorsa o şekilde büyütecektik işte... Sahi, yalnızca 4 ay doğum izni olan, insanların işe gidip gelmek için akıl almaz saatleri yollarda geçirdikleri, mesai saatlerini dizginlemenin mümkün olmadığı bu memlekette insanlar nasıl çocuk büyütüyordu, okul öncesi 0-5 yaş döneminde çocuklar ne yapıyordu?
Yatılı bakıcı tutmak diye bir uygulama vardı. Herkes öyle yapıyor dedi arkadaşlarım. İyi bir kadına rastlamaksa tabii ki büyük bir şanstı. Yani 9 aydır gözümü kırpmadan baktığım bebeğimle kumar oynayacaktım. Herkes böyle yapıyordu çünkü. Ben yapamadım. CV'mi birtek yere dahi gönderemedim. İşe giderken yürüyüş mesafesinde bir kreşe çocuğumu bırakmak, sonra iş çıkışı uğrayıp almak, birlikte eve geri dönmek İstanbul için fantastik bir hayaldi... Bunların gerçek olabileceğini bile bile de aksini yapmaya kalkışmak benim mantık sınırlarımın dışında kaldı.
Türkiye'de okul öncesi dönemde çocuk eğitimiyle ilgili ciddi olarak hiç konuşulmuyor farkında mısınız? Çocuk gelişiminin bu en önemli döneminde çocuklar 4 duvar arasında eş-dost ya da bakıcı, bir takım kadınlarla hapis durumdalar. 5 yaşında okula adım attıkları günün sonrasında tüm çocukluklarını ve gençliklerini geçirecekleri baskıcı, rekabetçi, zorlu eğitim sistemine bu şekilde hazırlanıyorlar. Travma üzerine travma yani... Çocuklu kimle konuşsam paralı okulların çılgın ücretlerinden, kucak dolusu para dökdükleri bu okullardan memnuniyetsizliklerinden bahsediyorlar. Sistem bir taraftan çocukları, diğer tarafta da kendisini beslemekle yükümlü hale getirdiği anne babaları eziyor. Akıl alacak gibi bir düzen değil yani. İstanbul'un altyapı olarak bir çocuk ve çocuklu aile için nasıl imkansızlıklarla dolu olduğuna hiç girmiyorum bile. Eğitim sisteminin kötülüğünün yanısıra, ülkenin sosyal ve politik olarak içinde bulunduğu karanlık tablolarsa dönüş tezimize anti-tez olarak insanlardan en çok duyduğumuz konular.
2 ayı Ege kıyılarında ve 6 ayı da İstanbul'da olmak üzere Türkiye'de 8 ayımızı doldurduk. Dönüş kararını vermemizse epey önce oldu. Eren'e bunu ilk söylediğimde benden Bebek Yapım Bakım Onarım için Stockholm'e geri dönüş nedenlerimi anlatan bir yazı yazmamı istedi. Yurt dışında yaşayan tüm arkadaşlarım, tanıdıklar için bir deneydi aslında benim yaşadığım. Kimsenin kolay kolay organize edemeyeceği kadar da kontrollü bir deney. Duygu ve düşüncelerimi merakla bekleyen bu insanlar için de yazıyorum bu satırları.
Gidilen her ülkenin, kurulan her hayatın şartları mutlaka farklıdır. Ama genel olarak gördüğüm yurt dışında buraya kıyasla çok minimal hayatlar yaşadığımız. Yani burda duzeninizi kurduktan sonra da hayat kimi açılardan daha zengin ve daha renkli. Orası kesin. İstediğiniz, özlediğiniz buysa Türkiye'ye geri dönmek elbette mümkün.
Ben gidiyorum çünkü şimdi 17 aylık olan kızım Ada'yı kendim büyütmek istiyorum. Anne olmuş bir kadın olarak kendi hayatıma da insani şartlarda devam etmek istiyorum. Çocuğumuzun eğitimi, yarını, geleceğimiz için endişelenmeden doya doya ve birlikte günlerimizi geçirebilelim istiyorum. Boş zamanlarımızda değil de dilediğimiz gibi anne ve baba olabilelim istiyorum. Ada huzurlu ve mutlu büyüsün, çeşitli baskılara maruz kalmasın istiyorum. İşte hepsi bu!
Son olarak, bütün kalbimle diliyorum ki, evden uzaktaki herkesin, bir gün geri dönüş için yolu açık olsun!
Sedef Kürüm Kömürcü
Şubat 2013, İstanbul
Mahmud Derviş, Edward Said için yazdığı vedada şöyle demiş:
On wind he walks, And in wind he knows himself.
There's no ceiling for the wind,
No home for the wind.
Wind is the compass of the stranger's north.
He says: I am from there,
I am from here, But I am neither there nor here.
I have two names which meet and part.
I have two languages.
But I have long forgotten which is the language of my dreams.
3 yıl önce evlenerek, çok sevdiğim İstanbul'u terkedip, Stockholm adlı kuzeyde bir yere taşındım. İsveç, yaşamak için harika bir yer ve Stockholm de çok güzel bir şehirdi. Ancak evden uzakta olmak çok zor geldi bana. Artık başka bir evim vardı benim. Hatta hem orda hem burda şeklinde 2 evim vardı. Ne kadar da şanslıydım. Diyerek kendimi kandırmaya çok çalıştım ama işin aslı; ordan oraya esen rüzgarın evi yoktu!
Gittikten 6 ay sonra hamile kaldım. Ada tam 42 hafta anne karnında kaldı. Bebeğimin keyfi yerindeydi. Ebemin söylediği buydu. Hamileliğimi her türlü stresten, yorgunluktan uzak, kitap okuyarak, kafamı dinleyerek, uzun yürüyüşler yaparak geçirmiştim. Bebeğin rahatlığının sebebi de bu herhalde diye düşündüm, mutlu oldum. Doğumdan sonraki ilk aylarsa benim için fiziksel sınırlarımı zorlayan bir dönem oldu. Ada çok ama çok uslu bir bebekti. Görenlerin hayretten ağzı açık kalıyordu. Fakat tek başına bebek bakmak inanılmaz zordu. Kulağa abartılı gelebilir ama dolaptaki yemeği çıkartıp ısıtacak fırsatı bulamadığım, eşim işten gelene kadar tuvaletimi tuttuğum günler oldu. Fakat zorluklarından çok güzellikleri kimseyle paylaşamıyor olmak, Ada'nın bizden başka kimsesiz bir çocuk olarak, tüm sevdiklerimizden uzakta büyüyeceği gerçeği kafama takılıyordu. Gün gelecekti Ada kendini isveççe çok daha iyi ifade edecekti ve ben onu yakalayamadığım bazı detaylarda belki de kaybedecektim. Bu düşünceleri deştikçe yenilerini buldum, buldukça yerimde duramaz oldum.
Bebeğimiz 9 aylıktı, valizlerimizi topladık. Ama evimizi kapatmayıp eşyalı olarak kiraya verdik. Eşimin yarı ücretli kullanabileceği 6 ay bebek izni vardı. 2 ay da yaz tatili izniyle birleştirdik. Benim İstanbul'daki evim duruyordu. Kimsenin kolay kolay sahip olamayacağı pekçok şansa sahiptik yani. Böylece 8 aylığına Türkiye'ye dönüş denemesi yapmaya karar verdik ve soluğu Türkiye'de aldık. Biz anne-baba olarak çalışacaktık, çocuğumuzu da herkes nasıl yapıyorsa o şekilde büyütecektik işte... Sahi, yalnızca 4 ay doğum izni olan, insanların işe gidip gelmek için akıl almaz saatleri yollarda geçirdikleri, mesai saatlerini dizginlemenin mümkün olmadığı bu memlekette insanlar nasıl çocuk büyütüyordu, okul öncesi 0-5 yaş döneminde çocuklar ne yapıyordu?
Yatılı bakıcı tutmak diye bir uygulama vardı. Herkes öyle yapıyor dedi arkadaşlarım. İyi bir kadına rastlamaksa tabii ki büyük bir şanstı. Yani 9 aydır gözümü kırpmadan baktığım bebeğimle kumar oynayacaktım. Herkes böyle yapıyordu çünkü. Ben yapamadım. CV'mi birtek yere dahi gönderemedim. İşe giderken yürüyüş mesafesinde bir kreşe çocuğumu bırakmak, sonra iş çıkışı uğrayıp almak, birlikte eve geri dönmek İstanbul için fantastik bir hayaldi... Bunların gerçek olabileceğini bile bile de aksini yapmaya kalkışmak benim mantık sınırlarımın dışında kaldı.
Türkiye'de okul öncesi dönemde çocuk eğitimiyle ilgili ciddi olarak hiç konuşulmuyor farkında mısınız? Çocuk gelişiminin bu en önemli döneminde çocuklar 4 duvar arasında eş-dost ya da bakıcı, bir takım kadınlarla hapis durumdalar. 5 yaşında okula adım attıkları günün sonrasında tüm çocukluklarını ve gençliklerini geçirecekleri baskıcı, rekabetçi, zorlu eğitim sistemine bu şekilde hazırlanıyorlar. Travma üzerine travma yani... Çocuklu kimle konuşsam paralı okulların çılgın ücretlerinden, kucak dolusu para dökdükleri bu okullardan memnuniyetsizliklerinden bahsediyorlar. Sistem bir taraftan çocukları, diğer tarafta da kendisini beslemekle yükümlü hale getirdiği anne babaları eziyor. Akıl alacak gibi bir düzen değil yani. İstanbul'un altyapı olarak bir çocuk ve çocuklu aile için nasıl imkansızlıklarla dolu olduğuna hiç girmiyorum bile. Eğitim sisteminin kötülüğünün yanısıra, ülkenin sosyal ve politik olarak içinde bulunduğu karanlık tablolarsa dönüş tezimize anti-tez olarak insanlardan en çok duyduğumuz konular.
2 ayı Ege kıyılarında ve 6 ayı da İstanbul'da olmak üzere Türkiye'de 8 ayımızı doldurduk. Dönüş kararını vermemizse epey önce oldu. Eren'e bunu ilk söylediğimde benden Bebek Yapım Bakım Onarım için Stockholm'e geri dönüş nedenlerimi anlatan bir yazı yazmamı istedi. Yurt dışında yaşayan tüm arkadaşlarım, tanıdıklar için bir deneydi aslında benim yaşadığım. Kimsenin kolay kolay organize edemeyeceği kadar da kontrollü bir deney. Duygu ve düşüncelerimi merakla bekleyen bu insanlar için de yazıyorum bu satırları.
Gidilen her ülkenin, kurulan her hayatın şartları mutlaka farklıdır. Ama genel olarak gördüğüm yurt dışında buraya kıyasla çok minimal hayatlar yaşadığımız. Yani burda duzeninizi kurduktan sonra da hayat kimi açılardan daha zengin ve daha renkli. Orası kesin. İstediğiniz, özlediğiniz buysa Türkiye'ye geri dönmek elbette mümkün.
Ben gidiyorum çünkü şimdi 17 aylık olan kızım Ada'yı kendim büyütmek istiyorum. Anne olmuş bir kadın olarak kendi hayatıma da insani şartlarda devam etmek istiyorum. Çocuğumuzun eğitimi, yarını, geleceğimiz için endişelenmeden doya doya ve birlikte günlerimizi geçirebilelim istiyorum. Boş zamanlarımızda değil de dilediğimiz gibi anne ve baba olabilelim istiyorum. Ada huzurlu ve mutlu büyüsün, çeşitli baskılara maruz kalmasın istiyorum. İşte hepsi bu!
Son olarak, bütün kalbimle diliyorum ki, evden uzaktaki herkesin, bir gün geri dönüş için yolu açık olsun!
Sedef Kürüm Kömürcü
Şubat 2013, İstanbul
https://bebekyapimbakimonarim.blogspot.se/2013/03/ruzgarn-evi-yok.html
Thursday, January 26, 2017
zeytinli ekmek
süper kolay bir tarif. çok güzel oluyor. yalnız sonuçta 8 adet küçük ekmekçik oluyor. bence tarif iki katı malzeme ile yapılabilir. gerçi bu da hiç kalmadı, bayatlamadı, iyi oldu.
malzemeler:
250 gr un
1 tatlı kaşığı tuz
1/2 tatlı kaşığı şeker
1 tatlı kaşığı kuru maya
150 ml ılık su
1 yemek kaşığı zeytinyağ (hamur için, ek olarak üzerine de sürülecek)
10 adet zeytin (daha az ya da çok da koyulabilir)
taze biberiye (ben kuru koydum)
yukardaki tüm kuru malzemeyi karıştırıp sonra sıvıları ve zeytini ekliyoruz. yoğurarak yumuşak bir hamur elde ediyoruz. üzerini kapatıp 1-2 saat bekletiyoruz.
ben 2 saatten fazla beklettim. son yarım saatte kalorifer peteğinin yanına koydum hamuru. kabarmasına faydası oldu. hamuru mayalanması için ılık yerde bekletmek çok etkili oluyor.
sonra hamuru 8 parçaya bölüp, yuvarlayıp yağlı kağıt serdiğim fırın tepsisine dizdim. üzerlerine zeytinyağ sürdüm.
220 derece ısınmış fırında 20 dakika kadar piştiler. bu iş fırından fırına farkediyor tabii. ekmeklerin üzeri kızarmışsa pişmiş demektir.
mis gibi zeytinli ekmekler hazır oluyor :)
Tuesday, November 1, 2016
crustless spinach quiche
valla adı böyle. ama bana sorarsanız artistik bir ıspanaklı omlet bu. çok hafif ve güzel oluyor.
1 orta boy soğan
200-300 gr ıspanak
6 yumurta
1 büyük bardak kaşar rendesi
1 büyük bardak ufalanmış beyaz peynir
tuz, karabiber
zeytinyağ
yemeklik doğranmış soğan ve ıspanağı bol zeytinyağında kavuruyoruz.
bir kapta yumurtaları telle çırpıp içine tuz, karabiber ve peynirleri katıyoruz. sonra soğanlı ıspanağı da koyup kaşıkla iyice karıştırıyoruz.
cam bir fırın kabına bu karışımı döküp 180 derecede yarım saat kırk dakika kadar pişiriyoruz.
üzeri börek gibi kızarıyor, çok güzel şişiyor da. fırından çıkınca sönüyor biraz gerçi.
aynı tarifi silikon muffin kaplarına dökerek tane tane de yapabilirsiniz.
yumurta seven çocuklar bunu da çok sever. kızarmış ekmekle çok afiyet olur :)
Thursday, August 18, 2016
üzümlü ekmek
erzak dolabını düzenleyince bir kavanozda kuru üzüm buldum. ne yapsam diye bakınınca da ekmek makinası kitabında üzümlü ekmek tarifi buldum.
sütlü, bol tereyağlı, kekten hallice birşey oldu :)
malzemeleri aşağıdaki sırayla makinanın haznesine koyuyoruz.
3 çorba kaşığı süt
5 yumurta
210 gr tereyağ (oda sıcaklığındaki yağı bıçakla parçalara ayırıp koyuyoruz)
2 çay kaşığı tuz
6 çorba kaşığı toz şeker
530 gr un
2.5 çay kaşığı kuru maya
1000gr ekmek ayarında ve 4 numaralı programda (3 saat 50 dakikalık) yoğruluyor, mayalanıyor ve pişiyor.
program başladıktan 15-20 dakika sonra makina bipbip yapınca, tarif 140 gr diyor ama ben daha az koydum, daha çok da koyabilirsiniz tabii, kuru üzümleri de hamurun üzerine boşaltıyorsunuz.
ilk günden sonra buzdolabında muhafaza ederseniz günlerce kesip kesip yiyebileceğiniz koca bir üzümlü ekmeğiniz oluyor.
epeydir ekmek makinalı tarif koymamıştım. benim makina tefal bu arada. belirtmekte fayda olabilir.
Wednesday, June 22, 2016
ıspanaklı bulgur pilavı
bulgur pilavına bayılıyorum. değişik bir çeşidini bulunca çok sevindim. ne zamandır deniyim şunu diyordum. sonuç da harika oldu. ıspanaklı bulgur mu, diye burun kıvıran ev halkı da bayıla bayıla yedi :)
250-300 gr ıspanak
2-3 soğan
6 diş sarımsak
2 su bardağı pilavlık bulgur
2 çorba kaşığı biber salçası
1 çorba kaşığı domates salçası
1 çay bardağı zeytinyağ
4 su bardağı su
tuz, karabiber, kırmızı biber
ıspanakların hem yapraklarını hem de saplarını kullanabiliriz. burda paket içinde sadece yapraklar satılıyor. yani sadece yapraklarla yaptım ben. ama tarifte hepsini kullanabilirsiniz diyordu.
ıspanakları, soğan ve sarımsağı ince ince doğruyoruz.
tencereye aldığımız sebzelerin üzerine bulgur, salça, zeytinyağ ve tuzu da ekleyip tahta bir kaşıkla iyice karıştırıyoruz.
sonra üzerine suyunu ekleyip kısık ateşte üzeri kapalı bir şekilde pişiriyoruz.
arada kapağı açıp yemeği karıştırabiliriz. bulgurlar yumuşamadan suyu biterse bir çay bardağı sıcak su ekleyebilirsiniz.
bulgurlar yumuşadı ve tüm suyunu çektiyse altını kapatıp 10-15 dakika demlenmeye bırakıyoruz.
servis yaparken üzerine karabiber ekiyoruz. acı severler yemeği pişirme aşamasında kırmızı biber de ekleyebilirler. kullandığım biber salçası hafif acıydı, bu yüzden bir de acı biber koymadım.
yanında tuzlu ayran olmazsa olmazı bu yemeğin. çok, çok, çok afiyet oluyor sonra :)
bu pilavı ıspanak yerine pazı hatta asma yaprağı ile yapmak mümkün.
tarif canım arkadaşım arzu aygen'in "sevgili mutfak" kitabından. bu kitabı her açışımda içinde daha önce görmediğim birşeye rastlıyorum sanki. halbuki kitabın okumalarını yapan ve sağolsun, arzu'nun editör diye adlandırdığı kişilerden biriyim.
şu linkten kitaba ulaşabilirsiniz:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/sevgili-mutfak-amp-saglik-gelenek-dogallik-kolaylik-ve-lezzet-bir-arada/341600.html&manufacturer_id=33725
Thursday, June 16, 2016
pide
ekmek fırınlarında satılan değil de pastanelerden aldığımız pidelerden bu. gurbet ellerde hiç yoktan iyidir :)
3 cup un (525 gr)
1 yumurta
1 yemek kaşığı kuru maya
2 yemek kaşığı toz şeker
1 yemek kaşığı tuz
1/2 cup ılık süt (100 ml)
1 cup ılık su (200 ml)
1 yemek kaşığı zeytinyağ
susam ve çörek otu
un, maya, şeker ve tuzu br kabın içerisinde karıştırıyoruz. ortasına bir çukur açıyoruz.
yumurtanın beyazını ve sarısını ayırıp beyazını ve ılık sütü de ortaya döküyoruz. yanlardan yavaş yavaş unu ortaya alıp elimizle karıştırıyoruz. suyu çok yavaş yavaş ekliyoruz çünkü tümünü kullanmıyoruz. 1 cup suyun dörtte birini ancak kullanmışımdır.
hamuru yoğuruyoruz. elimize yapışmayacak ama oldukça da yumuşak bir hamur oluyor. son olarak zeytinyağı da ekleyip gene yoğuruyoruz.
sonra üzerine bir örtü örtüp evin sıcak bir köşesinde en az 1 saat bekliyor. ne kadar çok beklerse hamur o kadar çok kabarır. vaktiniz varsa hamuru erken yoğurup 3-5 saat bekletebilirsiniz.
sonra hamuru elinizde biraz daha yoğuruyorsunuz. sadece pof kabarıklığı gidiyor. çok fazla yoğurmaya gerek yok. elimizle şekil de veriyoruz.
yapışmaz kağıt serdiğimiz fırın tepsisine pideyi yerleştiriyoruz.
üzerine ayırdığımız yumurta sarısını sürüp susam ve çörek otu serpiştiriyoruz.
190 derece fırında üzeri kızarıncaya kadar pişiyor.
3 cup un (525 gr)
1 yumurta
1 yemek kaşığı kuru maya
2 yemek kaşığı toz şeker
1 yemek kaşığı tuz
1/2 cup ılık süt (100 ml)
1 cup ılık su (200 ml)
1 yemek kaşığı zeytinyağ
susam ve çörek otu
un, maya, şeker ve tuzu br kabın içerisinde karıştırıyoruz. ortasına bir çukur açıyoruz.
yumurtanın beyazını ve sarısını ayırıp beyazını ve ılık sütü de ortaya döküyoruz. yanlardan yavaş yavaş unu ortaya alıp elimizle karıştırıyoruz. suyu çok yavaş yavaş ekliyoruz çünkü tümünü kullanmıyoruz. 1 cup suyun dörtte birini ancak kullanmışımdır.
hamuru yoğuruyoruz. elimize yapışmayacak ama oldukça da yumuşak bir hamur oluyor. son olarak zeytinyağı da ekleyip gene yoğuruyoruz.
sonra üzerine bir örtü örtüp evin sıcak bir köşesinde en az 1 saat bekliyor. ne kadar çok beklerse hamur o kadar çok kabarır. vaktiniz varsa hamuru erken yoğurup 3-5 saat bekletebilirsiniz.
sonra hamuru elinizde biraz daha yoğuruyorsunuz. sadece pof kabarıklığı gidiyor. çok fazla yoğurmaya gerek yok. elimizle şekil de veriyoruz.
yapışmaz kağıt serdiğimiz fırın tepsisine pideyi yerleştiriyoruz.
üzerine ayırdığımız yumurta sarısını sürüp susam ve çörek otu serpiştiriyoruz.
190 derece fırında üzeri kızarıncaya kadar pişiyor.
Monday, May 30, 2016
tango with lions
I wanna meet a friend
In a bar tonight
The evening is long
So long I hardly move
A can in my hand
A picture in my mind
A voice I need to hear,
A laugh I need to show
We're lonely, babe
In a boat, again
I need to see a friend tonight
Or see the people in a bar
I wish they could not see me at all
How I wish I could describe their pain
Or my pain
The mystic light, the choir of smoke
The smell of wood, the pose, the joke
The dirty little world inside
That needs to come out
Needs to come out
I wanna meet a friend
In a bar tonight
The evening is long
If only I had that strength
To see those people,
All so lonely as me
All so lonely
All so lonely as me
Wednesday, May 25, 2016
çilekli ve kremalı kurabiye
büyük bir kase çilek
6 yemek kaşığı toz şeker
7 1/2 dl un
1 yemek kaşığı kabartma tozu
tuz
100 gr tereyağ
1 yumurta
1 3/4 dl süt
2 1/2 dl krema
pudra şekeri
önce çilekleri yıkayıp, küçük parçalara kesip 3 kaşık toz şekerle karıştırıyoruz. kurabiyeler hazırlanırken onlar buzdolabında bekliyor.
un, kabartma tozu, 3 kaşık şeker, bir çimdik tuz ve bıçakla parça parça kestiğimiz tereyağını bir kaba koyup mikserim hamur yoğurma uçları ile karıştırıyoruz. kırpık kırpık bir hamur oluyor. sonra yumurta ve sütü ekleyip elimizle yoğurmaya başlıyoruz. yumuşak, ele yapışmayacak bir hamur oluyor.
hamurdan parçalar alıp büyük düz bir tabağın üstünde, çapı yaklaşık 5 cm'lik bir bardağı kalıp olarak kullanarak 2 cm kalınlığında yuvarlak parçalar yapıyoruz. bizim hamurdan 15 yuvarlak çıktı.
bunları yapışmaz kağıt serdiğimiz fırın tepsisine diziyoruz ve 230 derece ısınmış fırında 13 dakika pişiriyoruz. fırından çıkartıp soğumasını bekliyoruz. sonra da enlemesine ortadan ikiye kesiyoruz.
taze kremayı çok az pudra şeker ile çırpıp katı hale getiriyoruz. türkiye'de buna karşılık kullanabileceğiniz krem şanti var sanırım.
kurabiyelerin tabanına önce çilek sonra krema koyup üzerine de üst parçayı yerleştiriyoruz.
en son pudra şekeri ile süslüyoruz.
krema sıkma aygıtınız varsa hem ortadaki kremayı onunla sıkabilirsiniz hem de en üste minik bir kreamlı süs de yapabilirsiniz. bizim tarif kitabındaki resimde o şekildeydi.
bu tatlı hazırlanıp saatlerce hatta günlerce bekleyecek birşey değil. bu yüzden kurabiyelerin yiyeceğiniz kadarını meyve ve kremayla hazırlayıp kalanlarını daha sonra yemek üzere saklayabilirsiniz. kurabiyeler reçel ve balla da harika oluyor :p
Tuesday, April 12, 2016
çikolatalı kek
bu kekte çikolata var, un yok.
ölçü birimleri bir garip. tarifi internette dolanırken gördüm. amerikalı bir kadıncağız hem yaptı, hem anlattı, ben de not aldım. ne dediyse o..
8 onz (ounce) çikolata
6 yemek kaşığı tereyağ (tuzsuz)
6 büyük yumurta
1/2 cup toz şeker
200 gr yani bir tablet pasta yapmalık çikolata aldım. bunu parçalara ayırıp ölçü kabına doldurunca orta boy bir su bardağı 8 onz oluyor.
tereyağ ve çikolata parçalarını benmari usulü eritip karıştırıyoruz.
diğer tarafta yumurtaların sarısı ve beyazını ayırıyoruz.
beyazları mikserle, ara ara toz şeker ekliyerek, beze yapacakmış gibi bembeyaz ve sert olana kadar yüksek devirde çırpıyoruz.
yumurta sarılarını tereyağlı çilolata karışımına ekleyip bir kaşıkla iyice karıştırıyoruz.
son olarak da yumurtalı tereyağlı çikolata karışımını yumurta aklarına ekleyip gene bir kaşıkla, yumurta aklarının pofudukluğunu bozmamaya dikkat ederek karıştırıyoruz.
kelepçeli kek kalıbına döktüğümüz keki 135 derece fırında 45-50 dakika pişiriyoruz.
yumuşacık, pofuduk, karika bir kek oluyor.
soğuduktan sonra üzerini pudra şekeri ile süsleyebilirsiniz. ayrıca yanına krema da çok yakışır.
Thursday, March 24, 2016
çikolatalı kurabiye
günlerdir kurabiye yapmak istiyorduk ama bir türlü fırsat olmamıştı. yarından başlayarak 4 gün burda paskalya tatili. iş ve okul tatil olduğuna göre son enerjimizi bu iş için kullanabiliriz diye düşündüm :)
nedense amerikalılara mal olmuş bu kurabiye. orijinal adı chocolate chip cookies.
200 gr tereyağ (oda sıcaklığında)
3 dl tozşeker
2 çay kaşığı vanilya
2 yemek kaşığı şurup (sirap)
2 yumurta
6.5 dl un
1 çay kaşığı kabartma tozu
1/2 çay kaşığı tuz
300 gr siyah çikolata
sirap daha önce kullanmamıştım ama kurabiye, pasta tariflerinde rastlıyordum. sonunda bu tarif için aldım. koyu bir şerbet sanki bu. markette pasta malzemeleri reyonunda var.
tarifte çikolatayı bıçak yardımıyla parçalayın yazıyordu ama gene pasta reyonunda paket içinde parçalanmışını buldum :)
tereyağ, şeker, vanilya ve şurubu bir kaba koyup mikserle karıştırıyoruz. üzerine yumurtaları koyup çırpmaya devam ediyoruz. sonra un, kabartma tozu ve tuzu da ekleyip elimizle yoğurup yumuşak bir hamur elde ediyoruz. hamur hazır olunca çikolatayı da karıştırıp istediğimiz büyüklükteki kurabiyeleri yağlı kağıt serdiğimiz tepsiye diziyoruz.
kurabiyeler pişince büyüyor, aralıklarını ona göre ayarlamak lazım.
kurabiyeler bitmeye yakın fırını 180 derece açıyoruz. ısınmış fırında hafif kahverengi oluncaya kadar 20 dakika kadar pişiyorlar.
fırından çıkar çıkmaz sanki ortaları yumuşakmış gibi ama soğuduklarında kıtır kıtır bir kurabiye oluyor.
Sunday, February 7, 2016
ahududulu krep
aslında adı rosa pannkakstarta, yani pembe krep pastası :)
krep için:
2 dl un
2 çay kaşığı vanilya
bir çimdik tuz
2 yumurta
1.5 dl süt
tüm malzemeyi karıştırıp, çırpıp 20 dakika dinlendiriyoruz.
krepleri yapacağımız tavayı ısıtıp yüzeyinde azıcık tereyağ gezdiriyoruz. sonra bir çorba kepçesi kadar krep sıvısını tavaya döküyoruz. tavayı sağa sola eğip tüm yüzeye yayılmasını sağlıyoruz. altı pişince spatula ile çevirip diğer yüzeyini de pişiriyoruz.
bu miktarla 4-5 krep çıkıyor.
krepler soğurken de içini hazırlıyoruz.
300 gr ahududu
2 yemek kaşığı pudra şeker
1/2 limon suyu
150 gr labne peynir
1-2 galeta
2 yemek kaşığı kahverengi toz şeker (beyaz da olur)
tarif ahududu ile verilmişti. bence tüm berry ailesi ile olur.
ahududulardan 7-8 tane ayırıp kalanları çatalla ezdim. sonra tüm malzemeyi üzerine koyup iyice karıştırıyoruz. galetaları da elimizle ufalıyoruz. pembe bir krema oluyor.
krepler ılıkken en alta bir krep üstüne pembe krema, üzerine bir kat daha krep ve sonra gene krema şeklinde üst üste diziyoruz. en üstteki krepin üzerine pudra şekeri serpip üzerini meyve ile süslüyoruz.
yapılır yapılmaz yemek daha güzel. bekleyince üstteki pudra şekerler eriyor, krepler sertleşiyor.
çocuklarla birlikte yapılmak üzere hazırlanmış pasta masta tariflerinin bulunduğu bir kitaptan denedik bu tarifi :)
Thursday, December 17, 2015
güzellik vs çirkinlik
Bir gün, Güzellik ve Çirkinlik deniz kıyısında karşılaştılar. Biri, öbürüne "Haydi yıkanalım" dedi.
Soyunup suya daldılar. Biraz sonra, Çirkinlik kıyıya çıkıp Güzelliğin giysilerini giydi ve yoluna devam etti.
Güzellik de sudan çıktı. Giysilerini bulamayınca, çıplak kalmaktan da çok utandığı için, Çirkinliğin giysilerine büründü. Sonra, kendi yoluna gitti.
İşte, o gün bugündür, erkekler ve kadınlar Güzellikle Çirkinliği birbirine karıştırdılar.
Ancak, kimi insanlar, ona ait olmayan giysilerine rağmen Güzelliğin yüzünü gördüler ve onu tanıdılar. Kimi insanlar da tanırlar Çirkinliğin yüzünü; giysiler onu gözlerinden saklayamaz.
Halil Cibran'ın "Gezgin" kitabından "Giysiler" adlı öyküsü
Soyunup suya daldılar. Biraz sonra, Çirkinlik kıyıya çıkıp Güzelliğin giysilerini giydi ve yoluna devam etti.
Güzellik de sudan çıktı. Giysilerini bulamayınca, çıplak kalmaktan da çok utandığı için, Çirkinliğin giysilerine büründü. Sonra, kendi yoluna gitti.
İşte, o gün bugündür, erkekler ve kadınlar Güzellikle Çirkinliği birbirine karıştırdılar.
Ancak, kimi insanlar, ona ait olmayan giysilerine rağmen Güzelliğin yüzünü gördüler ve onu tanıdılar. Kimi insanlar da tanırlar Çirkinliğin yüzünü; giysiler onu gözlerinden saklayamaz.
Halil Cibran'ın "Gezgin" kitabından "Giysiler" adlı öyküsü
Friday, November 20, 2015
patatesli poğaça
1 tatlı kaşığı tuz
1 yemek kaşığı şeker
1 yemek kaşığı kuru maya
1 su bardağı ılık süt
1 su bardağı zeytinyağı
1 su bardağı madensuyu
2 yumurta (birinin sarısı ayrılacak)
yukardaki tüm malzemeyi hamuru yoğuracağımız kaba koyup karıştırıyoruz.
sonra üzerine un ekliyoruz. elimize yapışmayacak, yumuşak bir hamur elde ediyoruz. üzerini kapatıp ılık bir yerde 1 saat mayalanmaya bırakıyoruz.
bu sırada da içini hazırlıyoruz. evde taze maydanoz olmadığı için patatesle yaptım. tarif beyaz peynirli, maydanozlu idi. eminim öyle de çok şahane oluyordur.
3 orta boy patatesi iyice haşlayıp soydum. bir büyük soğanı yemeklik doğrayıp zeytinyağında çevirdim. sonra tuz, karabiber ve 1 tatlı kaşığı salça ekledim. çatalla ezip püre yaptığım patatesleri ekleyip karıştırdım.
1 saat sonra hamur kocaman kabarmış oluyor. ister büyük parçalar alıp büyük poğaçalar yapın ister küçük. elinizde yuvarladığınız yumrunun üzerine bastırıp kahve tabağı büyüklüğündeki yuvarlağın ortasına iç malzemesinden koyup bütün kenarları ortada toplayıp birleştiriyoruz. poğaçaları bu kısım alta gelecek şekilde yanmaz kağıt yerleştirdiğimiz fırın tepsisinin üzerine yerleştiriyoruz.
üzerlerine içine çok az zeytinyap döküp karıştırdığımız yumurta sarısını sürüp susam serpiştiriyoruz.
1 saat kadar da böyle bekletiyoruz. daha kısa da olabilir bu zaman. size kalmış.
180 derece fırında yarım saatte pişiyor. poğaçaları yerleştirirken, pişerken de büyüyeceklerini unutmayın..
Friday, October 9, 2015
muzlu kek
100 gr tereyağ
1.5 dl esmer şeker
2 yumurta
2 olgun muz
1.5 dl un
2 yk vanilya
2 ck kabartma tozu
tereyağı eritip oda sıcaklığına gelmesini bekliyoruz. muzu çatalla ezip püre yapıyoruz.
sırasıyla yukardaki tüm malzemeleri bir kaba koyup çırpma teliyle az karıştırıyoruz. hatta kaşıkla da karıştırabilirsiniz. çılgınca çırpmaya hiç gerek yok.
en yüksek derecede 9 dakika mikro dalga fırında pişiyor. soğuduktan sonra servis yapıyoruz.
süper basit ve güzel bir kek..
Thursday, October 1, 2015
nyponsockerkaka
türkçesi: kuşburnulu kek ya da kuşburunlu kek :)
parklar, bahçeler, her yer kuşburnu doldu birden. bu tabiat ana nasıl bir ressam, inanılmaz. sonbaharın gelişiyle her yeri sarı ve kırmızıya boyadı. kırmızı-turuncu kuşburnu çalıları da tabloya renk kattı.
işe yakın bir çalı üzerindekilerin pek bir tatlı olduğunu keşfettim. bir öğle arası biraz toplayıp eve getirdim. amacım bikaç gün önce gördüğüm nyponsockerkaka'yı denemekti.
kuşburnu, sanırım, şu şekilde temizleniyor. önce saplı kısmını kestim. sonra ortadan ikiye. içi çekirdekli ve biraz da tüylü bir meyve bu. kah bıçağın ucuyla, kah bir çay kaşığı ile zaman zaman da parmak uçlarımla çekirdekleri temizledim. sonra da yıkadım. bir büyük bardak dolusu ayıklanmış kuşburnum olmuş oldu.
ve işte tarif:
3 dl taze kuşburnu
75 gr tereyağ
3 dl (180gr) un
2 çay kaşığı kabartma tozu
2 çay kaşığı vanilya
3 yumurta
2 dl toz şeker
1 dl graddfil
(1/2 dl tatlı sherry)
tarife geçmeden son iki maddeyi de açıklığa kavuşturayım. sherry kullanmadım, olsa, hoş bir esans olacaktı diye tahmin ediyorum. graddfil bir çeşit krema ama tatlı değil. adeta süzme yoğurt gibi birşey. bence bunun yerine yoğurt da kullanılabilir.
tereyağı eritip soğumasını bekliyoruz. bir kapta un, kabartma tozu ve vanilyayı karıştırıyoruz. başka bir kapta yumurta ve şekeri mikserle iyice çırpıyoruz. unlu karışımı, kremayı (ya da yoğurt), tereyağı da ekleyip mikserle karıştırmaya devam ediyoruz.
gelişigüzel parçalara böldüğümüz bir bardak kuşburnunun yarıdan biraz fazlasını da karışıma katıp kaşıkla şöyle bir karıştırıyoruz. hamuru kek kalıbına boşaltıp kalan kuşburnuları da üzerine serpiştiriyoruz.
175 derece fırında yaklaşık 45 dakika pişiyor. klasik kek kontrol yöntemi ile bakıp fırından çıkartıyoruz.
çok lezettli bir kek oldu. hafif ekşi kuşburnu keke çok yakıştı. kekin hamurunu da çok beğendim. bunu incir, kayısı gibi kuru meyvelerle de deneyeceğim.
Friday, August 21, 2015
limonlu brownie
gene internette alakasız birşeye bakarken rastladığım, hatta youtube'da videosunu izlediğim bir tarif bu. lemon brownies yapmak gerçekten çok basit..
1 cup un
3/4 cup toz şeker
1/4 tsp (çay kaşığı) tuz
1/4 tsp karbonat
2 yumurta
1/4 cup yoğurt
3 tbsp (yemek kaşığı) zeytinyağ
2 tbsp limon suyu
2 limon kabuğu rendesi
hepsini çukur bir kaba koyup bir kaşıkla güzelce karıştırıyoruz. mikserle çırpmak falan yok. miktarı çok olmayan, akışkan bir kek hamuru oluyor.
çok büyük olmayan kare ya da yuvarlak bir fırın kabının içine aluminyum folyo döşüyoruz. kek hamurunu bunun içine döküyoruz. sağa sola sallayarak her tarafa eşit yayılmasını sağlıyoruz.
180 derece fırında 20-25 dakika pişiyor. dışarı çıkıp soğumaya bırakıyoruz.
bu esnada biz de üstünü hazırlıyoruz.
1 cup pudra şekeri
1 limon kabuğu rendesi
1 limon suyu
pudra şekeri ve limon kabuğu rendesini bir kabın içine koyuyoruz. sonra üzerine çok az limon suyu koyup kaşıkla yuvarlaklar çizerek hızlı hızlı karıştırıyoruz. gerçekten çok az limon suyuyla oluyor bu. en baştan az koyup azar azar eklemekte fayda var. pudra şekeri limonun içinde eriyor ve adeta jöle gibi birşey oluyor.
soğuyan keki folyonun kenarlarından tutup fırın kabından çıkartıyoruz. folyoyu da altından rahatça alıyoruz. bir servis tabağına aktarıyoruz.
hazırladığımız limonlu jöleyi kekin üstüne komple sürüyoruz. ince bir tabaka olması yeterli. çünkü zaten çok tatlı oluyor bu jölemsi şekerleme.
hem kek hem de üstünün şekerlemesi ile çok başarılı bir tarif..
Monday, August 17, 2015
zhuangzi
"a trap is for fish: when you've got the fish, you can forget the trap. a snare is for rabbits: when you've got the rabbit, you can forget the snare. words are for meaning: when you've got the meaning, you can forget the words. where can I find someone who's forgotten words so I can have a word with him?..."
-zhuangzi
Subscribe to:
Posts (Atom)
















